"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ahmet Sağırlı Yazılar

NE PROVOKATÖRÜ KARDEŞİM…

Bir kısım provokatörler deyiminden tiksiniyorum artık. Bu ne anlama geliyor? İşler tıkır tıkır yürürken kanı bozuk birileri çıktı, insanları provoke etti, halkı huzursuz etti, düzeni bozdu..Bu neticede bir mazerettir. Makul müdür, bana göre değildir. Çok makul olsa aynı gerekçeler zaman zaman diğer gelişmiş ülkelerde de kullanılır. Yine gizli bir el düğmeye bastı, provokatörler yine sahnede tespiti, mazereti mesela İngiltere’de kullanılmaz. Onlar imkanları varsa gereğini yaparlar, yoksa yutkunurlar.Çünkü uluslararası ya da ulusal örtülü mücadelede provokatörlük bir haktır. Akamete uğratmak da öbür tarafın hakkıdır.
* * *
Esas olan bir işte sonuç almaktır.Hedefin her neyse oraya varmaktır. Vardık ama çok bedel ödedik olabilir; maliyeti yüksek oldu, olabilir; daha az bedel ödeyerek buraya varabilirdik değerlendirmesi yapılabilir.
Benim bir damacana örneğim var. Boş bir damacanayı arıtma cihazının altına koyup damla damla doldurduktan sonra içine iki damla idrar karıştırırsanız onun adı arıtılmış su olmaz. Olan oldu kaldığımız yerden devam edelim de olmaz. Dökeceksiniz, yıkayacaksınız, kaynatacaksınız, tekrar arıtma cihazının altına koyacaksınız. Sıfırdan başlayacaksınız yani. Bu damacananın dolmasında el emeğim,alın terim var, denmez..Vardı denir koyunlara faydası olmaz.
* * *
İçerdeki bir adamı düşman ilan etmek teknik olarak hatalı. Adam senin vatandaşın. Kimlik vermişsin. Olsa olsa suçlu olur. Yazılı hukukta o suçun bir karşılığı varsa gereğini yaparsın. Yapacağız ama…diyorsak gereğini yapamıyoruz demektir. Ötesi mırın kırına girer. İçerdeki bir takım düşmanlar..kansızlar soysuzlar olmaz.Teknik olarak hepsi hissedar. Kaldı ki düşmanlık etmek için karşı tarafa geçmek, karşı tarafta durmak şart değil. En yakında durarak da bu işi yapabilirsiniz.
* * *
Bizde ters- düz bakma alışkanlığı yok. Mesela Hüsnü Mübarek 30 yıl Mısır’ın başında kaldı. Nasıl geldi, nasıl gitti kısmını geçin.Adam neticede 30 yıl kaldı.30 yılda devrilemesi için çeşitli hamleler de oldu. Başarısız olduğu için o teşebüste bulunanlar hain damgası yedi. Vatanlarına ve yüce önderlerine ve memleket için gecesini gündüzüne katan o insana karşı bir eylem..30 yılın sonunda şartlar olgunlaşıp adam gidince ona karşı yapılanların adı ne oldu? Demokrasinin ve halk hareketinin zaferi..Sonra ne oldu?
Oysa aynı adam, aynı düzen, aynı kanunlar, zulümse aynı zulüm..Herşey aynı olduğu halde eylemin adı neden değişiyor? Hükmedenin, hükmedilenin şartlarında bir değişiklik yok. Dışarıdaki şartlar değişmiş.Gitmiş Hüsnü gelmiş Sisi..Halk hareketi, halkın iradesi ne yapmış oluyor bu durumda.
* * *
Esad’lar babalı oğullu o ülkede 30 yıl hükmettiler. 30 yılın sonunda olanlar oldu. Bu, onların bu kadar yıl sonra başarısızlığı anlamına gelir mi? Zulmettiler onun için böyle oldu desek eskiden zulmedilmiyordu anlamı çıkar. “Ediliyordu ama”dan sonra nasıl bir cümle kurulur? Nasıl kurarsanız kurun o ülke dışındaki şartların değişikliğine bağlamak zorundasınız.
* * *
Kaddafi, Elysee Sarayı’nın bahçesine çadır kurduracak kadar kaprisliydi. O hiç değişmedi. Onun dışındaki şartlar değişti..Değiştiği için organize infaz timinin yanındaki kalabalıkları kendi tebaası zannedip , “Evlatlarım benden ne istiyorsunuz” diyerek gitti.
Diktatörlüklerde böyle..Demokrat ya da yarı demokrat ülkelerde nasıl olur bu iş? Ya da hangi hallerde olur?
Benim için soru şudur: Kaddafi ne yapsaydı ömürünün sonuna kadar kalabilirdi, Esad ne yapsaydı zalim ve kan içici olmaz, ülkesini demokrasiyle tanıştıran lider olurdu. Hüsnü Mübarek ne yapsaydı hayal ettiği gibi oğlunu koltuğuna oturtabilirdi, Haydar Aliyev ne yaptı da oğluna devredebildi..Bu sonuçlarda payları ne? Konjonktürün payı ne, coğrafyanın payı ne?
Pakistan neden hiç gün yüzü görmüyor?
Hindistan neden bu konuları aşmış gibi görünüyor?

10.10.2014

Ara dönem rolleri…

Bundan 30 sene önce, muhafazakarım, liberalim, sosyalistim, marksistim,ateistim, cemaat mensubuyum, milliyetçiyim, Kürdüm, Kürtçüyüm, sağcıyım, solcuyum demenin bir karşılığı vardı.
Adam ürün kodunu söylemiş gibi oluyordu.
Kodunu aldıktan sonra üç aşağı beş yukarı hangi konuya nasıl baktığını biliyorduk
Mısır için ne düşünüyor.Cumhuriyetle arası nasıl, krallığa nasıl bakar, Osmanlıyı sever mi, din düşmanı mı, cemaatlere sıcak bakar mı, adalet deyince ne anlar, özelleştirmenin neresinde, Çin’e ne der, Sovyetler deyince neresinden geçer, eğitim onun için nedir, bana nasıl bakar vs.
Peki şimdi “ben şuyum, şunlardanım” demenin bir karşılığı var mı?
Neresine bakarak ne olduğunu anlayacağız? Hem niye biz bakarak anlayacağız.
Neredeyse müslümanım demesi bile kafa karıştıracak hale geldi.
Maliki’den Esat’a, IŞİD’den İhvan’a, Pakistan yönetiminden Filistin’in Gazze’sine, Ramallah merkezli büyük dilimine kadar herkes oraya ve o dine ait olduğunu söylüyor.Sisi de söylüyor.
içeridekiler söylüyor.
Üstelik içeride artık cemaat deyince başka şeyler anlaşılıyor.Eski usul boynunu büküp, görenlerin hayran olduğu tipler yok. İllegal örgüt, legal sendika, yarısı resmi, yarısı gayri resmi şebekeler akla geliyor.Bir cemaate mensubum demenin karşılığı karışık.
Mırın kırın ederek, “abi ne olacak bu memleketin hali” sızlanması yapıyor değilim. Neden böyle oldu,bu ne anlama geliyor sorusuna cevap arıyorum.
Ama yanlış ama doğru ama saçma ama sığ..Benim cevabım şu:
Dünya kum saati gibi yaklaşık her 100 senede bir ters çevriliyor. Rengarenk kumlar var..Akma işi bitince yeni şekiller ve desenler oluşuyor. Arada bir makyajlı kasa gibi tamponunu farını biraz yuvarlayıp yeni modele kadar işi götürüyorlar.
1. Dünya Savaşı’nda tersyüz edilmiş.
Öncesine bakın sonrasına bakın.
Servetler, sınırlar, büyükler küçükler değişmiş.
II. Dünya Harbi’nin öncesine ve sonrasına bakın.
Benzeri bir hazırlık 30 senedir yürütülüyor. 1 ve 2.Dünya Savaşı’ındaki teknolojiler çok geride kaldı. Artık topyekün savaş yok. Mevzii savaşlar ve ve yeni usuller var. Yine yeni bir düzen kurulacak. Yeni düzende yine insanların ürün barkodu işe yarar hale gelecek.Yine en az 70-80 sene herkes tutarlıymış gibi olacak.
İstimlak edilecek araziler üzerine yapılan binalar yıkılıyor. Ya rızayla verirsiniz ya da zorla yıkar geçerler. Aradaki feryat figanların kimseye faydası yok.

Tutarsızlık herkesi sardı. Bir danışman, “Ey TÜSiAD! Parasını ben vereyim gazetelere ‘kahrolsun İsrail!’ ilanı verin de göreyim”, diyor. Bunun adı da dış politika oluyor, tutarlılık ve dirayet oluyor, karınca misali su taşımak oluyor.
Eski İsrail Elçimiz,Mavi Marmara baskınının Mısır istihbaratının sabotajı olabileceğini söylüyor.Bu ihtimal doğruysa aczin ilanı olmuyor mu? Mısır ne kadar kötü bir ülke bizi oyuna getirdi mi demiş oluyoruz..Mısır istihbarat servislerinin oyununa geldik, haber alamadık önleyemedik mi demiş oluyoruz.
Bu geçiş dönemini en az hasarla atlatabilmenin yolu, değişimden sonra ortalığın nasıl şekillenebileceğini öngörmek.Nereden yol geçecek, neresi ticari imar, neresi yeşil alan..Proje sahibi kim, gerçekleşme ihtimali ne..Ya da mesela kahrolsun İsrail demenin Filistinli kardeşlere bir faydası var mı, ben kötüdür demiyorum..Belki kahrolsun İsrail türküsü de bir ihtiyaçtır. Diğer acıları unutturur, lokal anestezi, görevi yapar..Belki kötüdür..Boşa kürek çekmek olur.Belki çaresizliktir..Gecekondusu yıkılacak olan adamın çatıya çıkıp yakarım, yıkarım diyerek boşa bağırması gibidir.Bilmediğim bir konu.Sadece bana anlamsız geliyor.
Yeni düzende herkes yerini bulur.Ara dönem rollerine çok kapılmayalım.
Gelir geçer.
5.8.2014

DUVARDAKİ BİLGİSAYAR

Sugata Mitra, Hindistanlı. Newcastle Üniverstesinde profesör.
Uzmanlık alanı eğitim teknolojleri, dil bilimi ve iletişim.
Anlama kabiliyeti ile ilgili buluşları var.
….
Hindistan Teknoloji Enstitüsünün kurduğu bir şirket (NIIT) adına ilk araştırmasını yapıyor.
Sene 999..
Adamın bir iddiası var var, diyor ki: çocuklar meraklı ise imkan verildiği takdirde kendi kendilerine öğrenirler.
Bir sözü daha var: En çok ihtyaç olan yere iyi öğretmenler gitmez.
Arthur C.Clarke’ın, “Merak varsa öğrenme vardır” sözünden yola çıkmış ve ilk deneyini Yeni Delhi’de yapmış.
Şöyle diyor:
“Yeni Delhi’de yaptığım basit bir deneydi. Yeni Delhi’nin varoşlarında bir duvara bir bilgisayar gömdüm.
Mahalledeki çocuklar nadiren okula gidiyorlardı. Hiçbiri İngilizce bilmiyordu. Daha önce bir bilgisayar görmemişlerdi ve internetin ne olduğunu bilmiyorlardı. Yerden yakşalık bir metre yüksekteydi ve bilgisayara hızlı bir internet bağlantısı kurdum, çalıştırdım ve o şekilde bıraktım. Sonra size de göstereceğim birkaç ilginç şey oldu. Bunu önce bütün Hindistan’da ve sonra da dünyanın bir çok yerinde tekrarladım ve farkettim ki çocuklar bir şeyi yapmak istiyorlarsa onun nasıl yapılacağını öğrenirler.”

“Bu noktada çocukların bilgisayarla başka neler yapabildiklerini görmek istedim. Hyderabad Hindistanda Telugu aksanıyla İngilizce konuşan bir grup çocukla yeni bir deney yaptım. Onlara, konuşmayı yazıya çeviren bir program yüklü bir bilgisayar verdim ve çocuklardan bilgisayara konuşmalarını istedim. Bilgisayara konuştular ve bilgisayar konuşmayı karmakarışık bir yazıya çevirdi, çocuklar “Bu bizim söylediklerimizi anlamıyor” dediler. Ben de onlara “Bu bilgisayarı iki ay süresince burada bırakıyorum, onun sizi anlamasını sağlayın” dedim. Çocuklar “Bunu nasıl yapacağız ki?” dediler. Ben de “Gerçekten bilmiyorum” dedim ve ayrıldım. İki ay sonra — bu çalışma Uluslararası Gelişim İçin Bilişim Teknoloji Dergisi’nde yayınlanmıştır — aksanları değişti, ve aksanları benim çalıştığım İngiliz aksanına dönüşmüştü. Bunu kendi kendilerine gerçekleştirdiler. Sonrasında, çocukların kendi kendine öğrenebildikleri çok çeşitli şeyleri denedim.”
….
Mitra, bu deney sonuçlarını bilimsel dergilere gönderiyor.
“Doğru olamayacak kadar iyi sonuçlar” diyerek yayınlamıyorlar.
Deney birçok ülkede farklı şekillerde tekrarlandıktan sonra Sugata Mitra, TED konferansında sunum yapıyor. (Bu sunumlar TED sitesinde var, Kürtçe dahil 30 dile çevrilmiş altyazıları da var.)
Deney yapıldıktan üç yıl sonra bilimsel dergiler deneyleri yayınlamaya başlıyor.
TED, hayallerini gerçekleştirmesi için 1 milyon dolar ödül vermiş.
Hayali: Bir milyar çocuk, 100 milyon aracı ve 10 milyon oda,180 milyar dolar masrafla 10 yılda eğitilebilir.
Aracı ile kastedilen ne:
Mitra,köyde çocuklarla oynayan muhasebeci kıza, “Bu çocuklara biyoteknoloji öğretebilir misin” diye sormuş. Kız,”Ben muhasebeciyim, biyoteknolojiden ne anlarım” deyince;
-Onlara büyükannelik yapacaksın.
-O ne demek?
-Tek yapman gereken arkalarında durmak ve onları sürekli takdir etmek.Bu ne demek, bana daha fazlasını gösterebilir misin demek..Bu çok ilginç demek.
Bu metotla (büyükanne yardımı) o köydeki çocuklar öğretmen olmadan prestijli kolej öğrencileri kadar not alacacak seviyeye geliyor.

1.11.2016

TATLI YİYELİM TATLI KONUŞALIM

Türkiye’de kaç tane otomobil fabrikası var? Kimi Fransız kimi İtalyan kimi Japon markalarının üretmini yapıyor. Yüzde şu kadarı yerli bu kadarı yerli, bir önemi yok.
Hatta bir zamanlar bu markalardan biri üretilen otomobillere Türkçe isimler vermişti..Kartal, karga serçe gibi..Onun da bir önemi yok.
Bir de şöyle düşünün: Bilinir bir marka ile anlaşma yaptınız ve dediniz ki, “Gel benim ülkemde de bir fabrika kur. Burada yapılan otomobilere Türkçe isim verelim..Sen Almanya’da yaptığına Mercedes de..Ama biz burada yapılana Altaylar diyelim..Bu anlaşma pratikte bize şan ve şeref kazandırır mı?
Hayır..
Mutlu olan çıkar mı? Belki..
Bize bir avantaj sağlar mı? Bilmiyorum.
Böyle ülkelerde niye böyle işlere çok takılır insanlar.
Mesela Kore’deki bir firmanın lisansıyla tank yapmakla telif ödeyip aynı tanka Türk ismi vermek arasında ne fark var?
Teknoloji onların..Proje onların..
Yahut başka bir ülkenin helikopterine Türkçe isim vermek bize ne kazandırıyor?
Şöyle düşünülebilir: Şimdilik kenarından köşesinden böyle başlayalım, zaman içinde biz de bu işleri öğrenir ve geliştiririz.
Tamam..Öyleyse yaklaşık 50 senedir yabancı markalarla otomobil üretiyoruz. Bu kadar zaman içinde neden her şeyi ile yerli otomobil üretemedik? Kaldı ki bu saatten sonra yerli otomobil üretmek akıl karı mı, marifet sayılıyor mu?
….
Kullandığımız cep telefonları bilgisayarlar, yazılımları..Her gün ahkam kestiğimiz sosyal medya platformları..Twitter, facebook yabancı… Tankımızın adı Türk..
Apple İphone’u Çin’de yaptırıyor gocunmuyor..Hamallık kısmı çünkü..Çinli, bir yolunu bulup anlaşıp bir kısmını kendi adıyla yapsa ne olacak?
Kamuda makam aracı olarak kulllanılan araçların tamamı yabancı..Yahu yabancı olsun da hiç olmazsa bizim ülkemizde yapılanlardan olsun diyen oldu mu?
O işten hiç gocunmuyoruz? Ama tanka Türk ismi verince mutlu oluyoruz.

MKE müdürü Amerikalılara piyade tüfeğimizin sırlarını bir Türk üzerinden satarken suçüstü yakalandı haberini de yadırgamıyoruz.Ne yapacakmış Amerikalı bizim piyade tüfeğinin üretim safhalarıya ilgili teknik bilgileri..Alman zaten parasını verene veriyor. Onları parasız bile verir..
Satın alan ne demişti: Bir Türk olarak kanıma dokundu..ülkeme ihanete razı olamadım. Temiz süt emmiş demek ki..Yerli ve milli bir kardeşimiz.
….

1.6.2016

ÖNCE PARASI OLANLAR KONUŞUR

Parası olan konuşur, diyeni ayıplarız.
Gariban babanın kalbi bile hali vakti yerinde olan oğluna meyleder. Gerçi babaya sordukları zaman, “Hepsi evlat, ayrısı gayrısı olur mu?” der ama genişletilmiş ailede söz, mal mülk sahibi olan oğulundur.
Her iş ona danışılır.
Bir dediğini iki etmezler.
Kızlar onun yardımıyla evlenir.
Alınacak şeyler ona sorulur. Satılacak şeyler için ondan izin alınır.
Mantık basittir: Aklı başında adam işini bilir, işini kurar, para kazanır.
İçimizde bir tek bu kardeşimiz işini kurduğuna göre ve para kazandığına göre en aklı başında olanı o..En azından böyle söylemek, ima etmek zarureti vardır.
Aksi halde dışlanır, “ne halin varsa gör” denilerek yardımdan mahrum bırakılırsınız.
Eğer aynı ailede yüksek mevkide olan biri varsa, tüccar aile vitrine mevki sahibi kardeşini yahut akrabasını oturtarak işleri geriden idare eder.
Mevki sahibi olanın organizasyonu ile bu noktaya gelinmişse o zaman son söz makam sahibinindir.
…..
Evlilikten doğan akrabalıklarda da görülür.
Enişte memur, kayınbirader esnaf, tüccar ya da iş adamı ise söz kayınbiraderindir.
Evdeki çocuklar için dayı sözü kanundur.
Baba ikinci planda kalır.
Kayınbirader nasihatlerini eksik etmez. Ev borcuna girmeyin, araba için acele etmeyin, taşınma işini unutun vs.
Roller değişince sözler değişmez.
Tüccar enişte, memur ya da işçi kayınbirader..
Söz eniştenindir.
Enişte fırsat buldukça hanımına çıkışır.
“Senin şu kardeşin ne zaman adam olacak..Ne var memurlukta..Gelsin bizim depoda çalışanların başında dursun üç katını vereyim..
Ama nerede..beyefendi alışmış sabah 9 akşam 6 mesaisine..Çalışmak işine gelmiyor.
…..
Hasılı karşılıklı ilişkinin şartlarını imkanlar tayin eder.
Son sözü söylemek her zaman gücü ve imkanı olanın hakkıdır.
Bu, evde de, iş hayatında da, politikada da, uluslararası ilişkilerde de böyledir.
Bunun böyle olduğunu çoğumuz biliriz de kendimize bile itiraf edemeyiz.
Eşitlik-meşitlik hak hukuk der, geveler dururuz.
* * *
ÜNİVERSİTE DEMİŞKEN

Harvard’ın sitesinde 2014 yılı harcamalarıyla ilgili tablolar, grafikler var. 4.4 milyar dolar harcamışlar.
En çok bağış alan üniversite imiş: 36 milyar dolar.
Bu bağışların detayı var tabii..Al, dilediğin gibi harca veya harcamış gibi göster, olmuyor. Şartlı bağış gibi.
Öğrenci sayısı 20.000.
Bağışları da hesaba kattığınız zaman İstanbul Belediye bütçesinin birkaç katı oluyor.
İstanbul Belediyesi bütçesi deyip geçmeyin. Paris Belediyesini aştı dediğimz tarihten bu yana 7 yıl geçti.
Bizde gözü kara bir Karadenizli bir müteahhide belediye bütçesini verseniz, ” Ha onunla size en az 200 tane ünivesite kurarım” der.
Demir,çimento işçilik hesabıyla böyle oluyor işler.Alt geçit maliyeti hesap eder gibi..
1.10.2015

MÜFETTİŞ

AP’nin ileri gelenlerinden Tevfik İleri Milli Eğitim Bakanı olunca, Orhan Cemal Fersoy kapısına dayanmış:
-Tevfik Abi, bana iş, demiş.
Cemal Fersoy’un avukat olduğunu bilen Tevfik İleri sormuş:
-Yahu sana milli eğitimde nasıl iş verebiliriz ki?
-Abi demiş, beni talebe müfettişi olarak yurt dışına gönder.
Bakan, müsteşarını çağırmış, yurt dışında münhal talebe müfettişliği kadrosu olup olmadığını sormuş. Müsteşar araştırmış, hepsi dolu.
Tevfik İleri, Orhan Cemal Fersoy’a, “Yapacak bir şey yok, şimdi git, kısa zamanda bir iş buluruz” demiş. Bu işin git gelle uzayacağını hesap eden Cemal Fersoy, “Abi yurt dışında bu kadar talebe müfettişi var. Bunlar çalışıyor mu, çalışmıyor mu? Bunları kim denetliyor. Sen beni talebe müfettişlerinin müfettişliğine tayin edersen bütün ülkeleri dolaşır, hepsini denetlerim” demiş.
Müsteşar tekrar çağrılmış. Müfettişler müfettişi için mevzuatın uygun olup olmadığı öğrenilmiş. İmkân dahilinde olduğu anlaşılınca Cemal Fersoy talebe müfettişlerinin müfettişliğine tayin edilmiş. Fersoy düşmüş yollara. Harcırahı maaşının 50 katı. O ülke senin, bu ülke benim tam 4.5 yıl dolaşmış. 4.5 yıl sonra istifasını verip particiliğe soyunmuş. Yıllar sonra Demirel hükümetlerinden birinde Milli Eğitim Bakanı olmuş. Talebe müfettişleri ve müfettişler müfettişiyle ilgili dosyaları istemiş. Görmüş ki müfettişler müfettişliğine kendisi ayrıldıktan sonra hiçbir atama yapılmamış. Müfettiş kadroları ise dolu. Düşünmüş ki, “Devletin bu kadar ekmeğini yedik, hiç olmazsa bir iyiliğimiz olsun.” Müfettişler müfettişliği kadrosunu kaldırmış. Talebe müfettişliği sayısını da üçte bire düşürmüş. Cemal Bey, yıllar sonra bu hatırasını anlatırken, “Hiç olmazsa bu yolla 4.5 yıllık masrafımızı çıkardık” derdi
. . .

Vâ-Nû

Va-nu, Vala Nurettin, cumhuriyet döneminin fıkra yazarlarından. 901’de doğmuş, Mekteb-i Sultani’yi bitirdikten sonra Moskova Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne girmiş..925’te bitirmiş ve Türkiye’ye dönmüş. 938’e kadar Akşam ve Haber gazetelerinde fıkra yazarlığı yapmış. Nakledeceğimiz olay bu dönemle ilgili. O dönemde yazılar okka divitle yazılırmış. Va-nu, Anadolu yakasında oturduğu için her gün gazeteye gelip gitmesi zor olurmuş. Bir bahçıvanla anlaşmış, bahçıvan her gün akşam üzeri gelir yazıyı alır, üç vasıta ile gazeteye götürür ve dönermiş. Aylar sonra yazıyı götürdüğü gazeteye sormuş:
-Va-Nu Bey ne iş yapar, demiş.
-Yazar, demişler.
Tekrar sormuş:
-İyi de ne iş yapar?
-Yazar
-Geçimini nasıl sağlar?
-O bize yazı yazar biz de ona para öderiz.
O devirde Vala Nurettin’in aldığı maaşı öğrenince, “Vay namussuz” demiş, “İşin hamallığını biz yapıyoruz paranın çoğunu o alıyor. Yazıyı her gün buraya kadar getiren benim, hiç olmazsa yarısını vermesi lazım.”
1.12.2016

TOPLU YARGI TOPLU HÜKÜM TOPLU İNFAZ

Taa İzmir Suiskatı davasından, İstiklal Mahkemelerine,Varlık Vergisi günlerinden 60 İhtilaline, mahkemelerine, 12 Mart Mahkemelerine, 12 Eylül mahkemelerine, 28 Şubat dönemi mahkemelerine kadar bir dizi toplu yargılama, toplu hüküm, toplu infaz oldu.
Hepsinin hakimi savcısı oldu.
Hepsinde iddianameler yazıldı. Hepsinde savumalar yapıldı.
Ama bugün bir teki için bile ,”Evet çok adil olmasa da kılı kırk yaran araştırmalar yapıldı, usule riayet edildi ” diyemiyoruz.
Siyasi davaydı, diyoruz. (Kimin siyasetinin davasıydı?)
Günün şartları diyoruz.
Mağdurlar şu taraftandı diyoruz.
Bu taraftandı diyoruz.
Oysa adalet hesaplarında o taraftan bu taraftan olmaz. Davalı olur -davacı olur, hüküm olur.
Yine hatırlatmak isterim, siyasiydi denilen davaların hemen hepsinde , “Bunlar vatana ihanet etti” gerekçesi vardır.
Az mı acıklı hikayeler dinledik.
925’lerden, 30’lardan, 40’lardan, 60’lardan, 70’lerden, 90’lardan..Gele gele gele ve düşe kalka 2007’ye geldik.
Yine toplu davalar..yine toplu yargılamalar…Yine aylar yıllar süren duruşmalar…Yine mağdur hikayeleri..Yine adalet, hukuk, kahraman savcılar, kahraman hakimler…
Sonra?
İnsan, insanlık halleri içinde ve normal şartlarda şöyle bir şey bekliyor. 60’lı yıllarda yaşayanların 25’lerde, 30’larda yaşananlardan ders almış olması lazım.
Yok.
12 Mart mahkemelerinin 60’lardaki toplu yargılama, toplu infazdan ekmek çıkmadığını görmüş olması lazım..Faydası olmuyor. Kabuk bağlayan ve habire kanayan yaralar bırakıyor..Yok..
Aynı şeyleri tekrarlamışlar.
10 sene geçmiş aynı şeyler..sahneler ve edebiyatı tekrar edilmiş. 90’ların sonu.
Bir on sene daha geçmiş yine aynı.
On sene geçmeden yine aynı.
Bunun adı ne? Keser döner sap döner hukuku mu, sıra bize geldi hukuku mu ,fasit daire mi, çaresizlik mi,bu coğrafyaya has yönetme şekli mi? İnsanoğlunun gafleti mi? Gafletten olsa her ülkede olması lazım.
Gaflet niye sadece Pakistan’da, Irakta, Mısır’da, İran’da olsun.
Siyasi davaları/ihtilafları mahkemelerden dolaştırmak..mahkemeye olan güveni de sarsıyor.Yine geriye doğru bakınca, 925,30,60,71,80,98.. Hangisinde bir hakim, bir savcı yüce önderlerim bu hukuka uymaz, diyebilirdi? Hayatları kararırdı. Demek ki böyle hallerde savcıdan hakimden dirayet beklemek olmaz.Meclisten beklemek lazım desek yine geriye doğru bakınca onun da olamayacağını görüyoruz.
Bu nasıl bir haz ki, insana geçmişi unutturuyor.
Bizi bu fasit daireden kim kurtaracak.
15.07.2016

MASAL DÜNYASI

Binsekizyüz kaçtır bilmiyoruz ama hadise geçen asırda cereyan etse gerektir.
O zamanlar ahalinin (belki masallarla büyüdüğü için) kendine göre doğruları vardır.
Mesela Kargasekmez Beli’nde bile ormanın kralı aslandır.
Çakallar çakallık yapmalı, tilkiler fırıldak olmalıdır.
Tavşanlar hızlı ama tembel, kaplumbağa yavaş ama çalışkandır.
Haliyle bütün yarışları tosbağa kazanır.
Kırmızı başlıklı kız pembe burunlu kuzuların ahını asla komaz, hain kurttan mutlaka intikam alır.
….
Baba karınca o yaz çoluk çocuğu ile üç vardiya çalışıp ot, çöp, tahıl toplar.
Cırcır böceği ise hem yan gelir yatar hem de inadına nağme yapar.
Cırcırın umursamazlığı minik karıncaların da şevkini kırar.
Baba karınca, ” azıcık dinlensen ne olur” diyen çocuklarını sert bir dille azarlar ve “siz o geveze böceğe aldırmayın” der;
“göreceksiniz , kış gelsin yine kapımıza dayanacak.Ama bu defa yağma yok, beyefendi avucunu yalayacak.”
Nitekim yaz geçer, önce yapraklar sararır,sonra havalar kararır. Yağmur çamur derken kar kapıya dayanır.
İşte ayazın ortalığı kavurduğu günlerde kapı çalınır.
Baba karınca bu vakitsiz misafirin kim olduğunu çalışından tanır.
Ufaklıklara , ” dememiş miydim size” gibilerinden bir bakış fırlatır.
Şimdi cırcır böceğini iyice bi azarlamalı ve boş elle geri yollamalıdır.
….
Kapıyı açarlar..Evet , karşılarında cırcır böceği vardır ama bırakın dilenmeyi, neşeli görünür.Üzerinde yünlü bir redingot, elinde sedef saplı bir şemsiye..Kafasında ibrişim püsküllü bir fes, cebinde gümüş kakmalı bir saat, burnunun üzerinde efendi işi gözlükler..
Kol düğmeleri, manşetler, dik yakalı gömlekler..
Kapı önünde ak küheylanların çektiği landon fayton karışımı bir araba..İçinde kara kaşlı kara saçlı bir dilber..
Yaşmak altında parıldayan gök renkli gözler.Aşçılar, uşaklar, muhafızlar..Malzeme sandıklarında francala dilimleri, koz helvalar..
Cırcır böceği bir elini yeleğinin cebine atar, bir eliyle piposunu tutar. Kibar bir öksürükle söze girer:
“Buralar çok soğudu azizim, diyorum ki şöyle Avrupa’ya doğru uzanayım, Macar hamamlarında keyfime bakayım..
Karınca sorar:
-Fransa’ya da geçer misin?
-Programımda yok ama neden olmasın?
-Paris’e de inersin artık.
-Sen istedikten sonra..
-İyi, orada La Fontain denilen bir sahtekar var onu bul ve de ki: Karınca dedi ki, senin gibi masalcının….
…………
Not: Bir Erhan Göksel vardı. VERSO araştırmanın sahibi..2010 senesinde Amerika’da otel odasında öldü. O derdi ki, “Bizim insanımız dizileri gerek hayatmış gibi, haberleri dizi gibi seyrediyor.
Galiba bir adım öteye geçtik. Masalları belgesel gibi seyrediyoruz.

01.03.2017

HAKARETTEN KİME EKMEK ÇIKAR

TÜSİAD’a hakaret edince elimize ne geçecek?
Adamların ürettiğini alıyoruz.
İthal ettiğini alıyoruz.
Hem de güle oynaya alıyoruz..Sonra da hakaret ediyoruz.
..
Almanlara verip veriştiriyoruz ama Alman otolarından bir türlü vazgeçemiyoruz. Her markaları kamunun vazgeçilmezi..Hakaretten sonra dönüp Rus otosu alsak, Güney Kore’yi tercih etsek -belki- bir anlamı olur.
..
Savaş uçaklarımız Amerikan..
Silahlarımız.
Füzelerimiz..
Bilgisayar yazılımlarımız..Elinizden düşürmediğimiz akıllı telefonların işlemcileri.. Günde bilmem kaç defa daldığınız arama motoru..Bu terciherinizden vazgeçebilseniz hakaretten daha ağır bir müeyyide olur.
Amerikaya kızıp Rus arama motorunu tercih etseniz onların da temsilcileri TÜSİAD’lı..Temsilcisi MÜSİAD’lı olan bir arama motoru yok.
Kuzey Kore, kameralar önünde füze denemesi yaparken sahra masasında İPad ,ekranında Google Earth vardı.Onlar da sabah akşam hakaret ediyor. Onlar için çok heyecan verici olduğu, hazzın dalga dalga yayıldığı kesin de buradan bakınca nasıl görünüyor? Bilmiyorum, çapraz bakmanın yollarından biri de böyle mukayeseler olabilir mi?
Bu yağlı güreş değil ki, iki yiğit çıktı meydaneee ile başlayan ,nakaratları olan bir sunumla seyirciyi coşturp gülüp oyanayıp rahatlayıp evimize gidelim.
İran 33 senedir bu işleri yapıyor. Kafa tutuyor, herkesi aşağılıyor, meydan okuyor, İsrail’i yerle bir edeceğim diyor..Amerikan mallarını boykot ediyor..Yahut ediyordu..Buradan bize ekmek çıkar mı hesabı halkına ne çıktı?.Ne çıkmış? Eskiden az bağımsızmış da çok bağımsız mı olmuş. Sınıf mı atlamış. Refah seviyesi mi yükselmiş. Halkı sarsılıp sallanıp kendine mi gelmiş.Buradan bakınca nasıl görünüyor? Menkıbeleri heyecan verici de matematiği nasıl? 33 senede nereden nereye gelmiş veya gitmiş?
Kuzey Kore niye her tarafa kafa tuyor da Güney Kore tutmuyor. Onların da matematiğine bakmak lazım.
Eğer illa birine hakaret edeceksek ki hakkımızdır bu işi Filistinliler, İranlılar gibi değil İngilizler gibi yapalım.Karşı taraf hakaret ettiğimizi bile 30 -40 yıl sonra anlasın.Ya da bazı müstemlekeleri gibi hiç anlayamasın. Onore edildiğini zannetsin.

1.1.2015

İstikrarın 65 yıllık yolculuğu..

950’de çok partili hayata geçmişiz. Gülenler, oynayanlar, çalanlar eğlenenler..Yeni ufuklara yelken açtık diye sevinenler..Hakikaten o tarihten sonra memleketin çehresi değişmiş..
Gele gele 960’a gelmişiz..Darbe, askeri yönetim, koaliasyon..
Sonra AP iktidarı..Sene 965..Nereye kadar gitmiş? 971’e kadar.Bu arada önemli bir şey daha var. 969’ta ” milli bakiye” sistemine geçilmiş. İktidar olmak için yüzde 50’nin üzerinde oy lazım. Millet yüzde 52 oyla AP’yi tekrar iktidar yapmış. Ama yüzde 52 oya rağmen istikrar bozulmuş..Muhtıralar, koaliasyonlar, MC’ler, azınlık hükümetleri, derken 12 Eylül…
Sonra büyük laf edenler bu duraklardan bir istatistik çıkarıp şöyle derlerdi:
Aziz vatandaşlarım, bu memleket ne zaman ki istikrara kavuşmuş, kalkınmış ilerlemiş, milli geliri artmış, yol yapmış köprü yapmış..Ne zaman ki istikrarı bozulmuş..
Örnekleri de şöyle olurdu: 950-60
965-71
Sonraki yıllarda gelenler için: 983-991,
2002- …
Peki bu iş nasıl oluyor? Hangi şartlarda istikrar sağlanıyor, sonra ne oluyor da yine bozuluyor.
Hep seçmene dedikleri gibi ne zaman belimizi doğrultacak olsak siperdeki düşman kalkıp eteğimizden mi çekiyor. Öyle ise neden 950’de, 65’te düşman tekrar siperine dönmüş..83’te geri çekilmiş, 2002’de kaybolmuş..Sonra trekrar ortaya çıkmış?
Bu iş düşman işi mi?
…..
Galiba biz istikrara başka anlamlar yüklüyoruz.İstikrar her şeyin kaynağı olsa Mısır 980’den 2010’a  kadar 30 sene istikrar içinde yaşadı.Onlar azıcık toparlardı.
Sistemleri gereği istikrar derdi olmayan Amerika’da da grafik iki dönem aşağı iki dönem yukarı gidiyor.Cumhuriyetçiler gelip asıp kesiyor, sıkıntı başlayınca Demokratlar gelip ortalığı biraz rahatlatıyor..
Benim anladığım şu: İstikrarı bir yere kapatıp üstüne kırk kapı da kapatsanız istikrarsız dönemlerin külfetinden kurtulamıyorsunuz.Bahane her zaman bulunur. Geçmiş yıllarda da vardı.
Bundan seneler sonra yine istikrar çetelesi tutup grafiğini çizenler 2002’de başlayan istikrar dönemini nerede bitirecekler?
Kesintisiz iktidar kesintisiz istikrar anlamına gelmiyor.
Ben 2011’de bitiriyorum. Bu aslında iyi bir haber. Yalpalama ve sarsıntı döneminin ilk 4 yılı geçmiş gibi oluyor. Grafikçi abilere göre her istikrar arasında mola dönemler yok muydu..İşte o dönemin ilk dört yılı geçmiş gibi oluyor.
Ne kadar daha sürer? Belli bir periyodu yok. 6 yıl sürmüş, 9 yıl sürmüş, 11 yıl sürmüş..Sallantı döneminin yarısını geçmişiz yani.Öbür yarı nasıl geçer bilemiyoruz.Dönemin sonunda düşmanlar yine siperlerine çekilirler. Biz yine kalkınırız, heyecanlanırız, yeni paradigmamız, yeni kızıl elmamız olur.

01.12.2015