"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: 2016

DUVARDAKİ BİLGİSAYAR

Sugata Mitra, Hindistanlı. Newcastle Üniverstesinde profesör.
Uzmanlık alanı eğitim teknolojleri, dil bilimi ve iletişim.
Anlama kabiliyeti ile ilgili buluşları var.
….
Hindistan Teknoloji Enstitüsünün kurduğu bir şirket (NIIT) adına ilk araştırmasını yapıyor.
Sene 999..
Adamın bir iddiası var var, diyor ki: çocuklar meraklı ise imkan verildiği takdirde kendi kendilerine öğrenirler.
Bir sözü daha var: En çok ihtyaç olan yere iyi öğretmenler gitmez.
Arthur C.Clarke’ın, “Merak varsa öğrenme vardır” sözünden yola çıkmış ve ilk deneyini Yeni Delhi’de yapmış.
Şöyle diyor:
“Yeni Delhi’de yaptığım basit bir deneydi. Yeni Delhi’nin varoşlarında bir duvara bir bilgisayar gömdüm.
Mahalledeki çocuklar nadiren okula gidiyorlardı. Hiçbiri İngilizce bilmiyordu. Daha önce bir bilgisayar görmemişlerdi ve internetin ne olduğunu bilmiyorlardı. Yerden yakşalık bir metre yüksekteydi ve bilgisayara hızlı bir internet bağlantısı kurdum, çalıştırdım ve o şekilde bıraktım. Sonra size de göstereceğim birkaç ilginç şey oldu. Bunu önce bütün Hindistan’da ve sonra da dünyanın bir çok yerinde tekrarladım ve farkettim ki çocuklar bir şeyi yapmak istiyorlarsa onun nasıl yapılacağını öğrenirler.”

“Bu noktada çocukların bilgisayarla başka neler yapabildiklerini görmek istedim. Hyderabad Hindistanda Telugu aksanıyla İngilizce konuşan bir grup çocukla yeni bir deney yaptım. Onlara, konuşmayı yazıya çeviren bir program yüklü bir bilgisayar verdim ve çocuklardan bilgisayara konuşmalarını istedim. Bilgisayara konuştular ve bilgisayar konuşmayı karmakarışık bir yazıya çevirdi, çocuklar “Bu bizim söylediklerimizi anlamıyor” dediler. Ben de onlara “Bu bilgisayarı iki ay süresince burada bırakıyorum, onun sizi anlamasını sağlayın” dedim. Çocuklar “Bunu nasıl yapacağız ki?” dediler. Ben de “Gerçekten bilmiyorum” dedim ve ayrıldım. İki ay sonra — bu çalışma Uluslararası Gelişim İçin Bilişim Teknoloji Dergisi’nde yayınlanmıştır — aksanları değişti, ve aksanları benim çalıştığım İngiliz aksanına dönüşmüştü. Bunu kendi kendilerine gerçekleştirdiler. Sonrasında, çocukların kendi kendine öğrenebildikleri çok çeşitli şeyleri denedim.”
….
Mitra, bu deney sonuçlarını bilimsel dergilere gönderiyor.
“Doğru olamayacak kadar iyi sonuçlar” diyerek yayınlamıyorlar.
Deney birçok ülkede farklı şekillerde tekrarlandıktan sonra Sugata Mitra, TED konferansında sunum yapıyor. (Bu sunumlar TED sitesinde var, Kürtçe dahil 30 dile çevrilmiş altyazıları da var.)
Deney yapıldıktan üç yıl sonra bilimsel dergiler deneyleri yayınlamaya başlıyor.
TED, hayallerini gerçekleştirmesi için 1 milyon dolar ödül vermiş.
Hayali: Bir milyar çocuk, 100 milyon aracı ve 10 milyon oda,180 milyar dolar masrafla 10 yılda eğitilebilir.
Aracı ile kastedilen ne:
Mitra,köyde çocuklarla oynayan muhasebeci kıza, “Bu çocuklara biyoteknoloji öğretebilir misin” diye sormuş. Kız,”Ben muhasebeciyim, biyoteknolojiden ne anlarım” deyince;
-Onlara büyükannelik yapacaksın.
-O ne demek?
-Tek yapman gereken arkalarında durmak ve onları sürekli takdir etmek.Bu ne demek, bana daha fazlasını gösterebilir misin demek..Bu çok ilginç demek.
Bu metotla (büyükanne yardımı) o köydeki çocuklar öğretmen olmadan prestijli kolej öğrencileri kadar not alacacak seviyeye geliyor.

1.11.2016

TATLI YİYELİM TATLI KONUŞALIM

Türkiye’de kaç tane otomobil fabrikası var? Kimi Fransız kimi İtalyan kimi Japon markalarının üretmini yapıyor. Yüzde şu kadarı yerli bu kadarı yerli, bir önemi yok.
Hatta bir zamanlar bu markalardan biri üretilen otomobillere Türkçe isimler vermişti..Kartal, karga serçe gibi..Onun da bir önemi yok.
Bir de şöyle düşünün: Bilinir bir marka ile anlaşma yaptınız ve dediniz ki, “Gel benim ülkemde de bir fabrika kur. Burada yapılan otomobilere Türkçe isim verelim..Sen Almanya’da yaptığına Mercedes de..Ama biz burada yapılana Altaylar diyelim..Bu anlaşma pratikte bize şan ve şeref kazandırır mı?
Hayır..
Mutlu olan çıkar mı? Belki..
Bize bir avantaj sağlar mı? Bilmiyorum.
Böyle ülkelerde niye böyle işlere çok takılır insanlar.
Mesela Kore’deki bir firmanın lisansıyla tank yapmakla telif ödeyip aynı tanka Türk ismi vermek arasında ne fark var?
Teknoloji onların..Proje onların..
Yahut başka bir ülkenin helikopterine Türkçe isim vermek bize ne kazandırıyor?
Şöyle düşünülebilir: Şimdilik kenarından köşesinden böyle başlayalım, zaman içinde biz de bu işleri öğrenir ve geliştiririz.
Tamam..Öyleyse yaklaşık 50 senedir yabancı markalarla otomobil üretiyoruz. Bu kadar zaman içinde neden her şeyi ile yerli otomobil üretemedik? Kaldı ki bu saatten sonra yerli otomobil üretmek akıl karı mı, marifet sayılıyor mu?
….
Kullandığımız cep telefonları bilgisayarlar, yazılımları..Her gün ahkam kestiğimiz sosyal medya platformları..Twitter, facebook yabancı… Tankımızın adı Türk..
Apple İphone’u Çin’de yaptırıyor gocunmuyor..Hamallık kısmı çünkü..Çinli, bir yolunu bulup anlaşıp bir kısmını kendi adıyla yapsa ne olacak?
Kamuda makam aracı olarak kulllanılan araçların tamamı yabancı..Yahu yabancı olsun da hiç olmazsa bizim ülkemizde yapılanlardan olsun diyen oldu mu?
O işten hiç gocunmuyoruz? Ama tanka Türk ismi verince mutlu oluyoruz.

MKE müdürü Amerikalılara piyade tüfeğimizin sırlarını bir Türk üzerinden satarken suçüstü yakalandı haberini de yadırgamıyoruz.Ne yapacakmış Amerikalı bizim piyade tüfeğinin üretim safhalarıya ilgili teknik bilgileri..Alman zaten parasını verene veriyor. Onları parasız bile verir..
Satın alan ne demişti: Bir Türk olarak kanıma dokundu..ülkeme ihanete razı olamadım. Temiz süt emmiş demek ki..Yerli ve milli bir kardeşimiz.
….

1.6.2016

MÜFETTİŞ

AP’nin ileri gelenlerinden Tevfik İleri Milli Eğitim Bakanı olunca, Orhan Cemal Fersoy kapısına dayanmış:
-Tevfik Abi, bana iş, demiş.
Cemal Fersoy’un avukat olduğunu bilen Tevfik İleri sormuş:
-Yahu sana milli eğitimde nasıl iş verebiliriz ki?
-Abi demiş, beni talebe müfettişi olarak yurt dışına gönder.
Bakan, müsteşarını çağırmış, yurt dışında münhal talebe müfettişliği kadrosu olup olmadığını sormuş. Müsteşar araştırmış, hepsi dolu.
Tevfik İleri, Orhan Cemal Fersoy’a, “Yapacak bir şey yok, şimdi git, kısa zamanda bir iş buluruz” demiş. Bu işin git gelle uzayacağını hesap eden Cemal Fersoy, “Abi yurt dışında bu kadar talebe müfettişi var. Bunlar çalışıyor mu, çalışmıyor mu? Bunları kim denetliyor. Sen beni talebe müfettişlerinin müfettişliğine tayin edersen bütün ülkeleri dolaşır, hepsini denetlerim” demiş.
Müsteşar tekrar çağrılmış. Müfettişler müfettişi için mevzuatın uygun olup olmadığı öğrenilmiş. İmkân dahilinde olduğu anlaşılınca Cemal Fersoy talebe müfettişlerinin müfettişliğine tayin edilmiş. Fersoy düşmüş yollara. Harcırahı maaşının 50 katı. O ülke senin, bu ülke benim tam 4.5 yıl dolaşmış. 4.5 yıl sonra istifasını verip particiliğe soyunmuş. Yıllar sonra Demirel hükümetlerinden birinde Milli Eğitim Bakanı olmuş. Talebe müfettişleri ve müfettişler müfettişiyle ilgili dosyaları istemiş. Görmüş ki müfettişler müfettişliğine kendisi ayrıldıktan sonra hiçbir atama yapılmamış. Müfettiş kadroları ise dolu. Düşünmüş ki, “Devletin bu kadar ekmeğini yedik, hiç olmazsa bir iyiliğimiz olsun.” Müfettişler müfettişliği kadrosunu kaldırmış. Talebe müfettişliği sayısını da üçte bire düşürmüş. Cemal Bey, yıllar sonra bu hatırasını anlatırken, “Hiç olmazsa bu yolla 4.5 yıllık masrafımızı çıkardık” derdi
. . .

Vâ-Nû

Va-nu, Vala Nurettin, cumhuriyet döneminin fıkra yazarlarından. 901’de doğmuş, Mekteb-i Sultani’yi bitirdikten sonra Moskova Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne girmiş..925’te bitirmiş ve Türkiye’ye dönmüş. 938’e kadar Akşam ve Haber gazetelerinde fıkra yazarlığı yapmış. Nakledeceğimiz olay bu dönemle ilgili. O dönemde yazılar okka divitle yazılırmış. Va-nu, Anadolu yakasında oturduğu için her gün gazeteye gelip gitmesi zor olurmuş. Bir bahçıvanla anlaşmış, bahçıvan her gün akşam üzeri gelir yazıyı alır, üç vasıta ile gazeteye götürür ve dönermiş. Aylar sonra yazıyı götürdüğü gazeteye sormuş:
-Va-Nu Bey ne iş yapar, demiş.
-Yazar, demişler.
Tekrar sormuş:
-İyi de ne iş yapar?
-Yazar
-Geçimini nasıl sağlar?
-O bize yazı yazar biz de ona para öderiz.
O devirde Vala Nurettin’in aldığı maaşı öğrenince, “Vay namussuz” demiş, “İşin hamallığını biz yapıyoruz paranın çoğunu o alıyor. Yazıyı her gün buraya kadar getiren benim, hiç olmazsa yarısını vermesi lazım.”
1.12.2016

TOPLU YARGI TOPLU HÜKÜM TOPLU İNFAZ

Taa İzmir Suiskatı davasından, İstiklal Mahkemelerine,Varlık Vergisi günlerinden 60 İhtilaline, mahkemelerine, 12 Mart Mahkemelerine, 12 Eylül mahkemelerine, 28 Şubat dönemi mahkemelerine kadar bir dizi toplu yargılama, toplu hüküm, toplu infaz oldu.
Hepsinin hakimi savcısı oldu.
Hepsinde iddianameler yazıldı. Hepsinde savumalar yapıldı.
Ama bugün bir teki için bile ,”Evet çok adil olmasa da kılı kırk yaran araştırmalar yapıldı, usule riayet edildi ” diyemiyoruz.
Siyasi davaydı, diyoruz. (Kimin siyasetinin davasıydı?)
Günün şartları diyoruz.
Mağdurlar şu taraftandı diyoruz.
Bu taraftandı diyoruz.
Oysa adalet hesaplarında o taraftan bu taraftan olmaz. Davalı olur -davacı olur, hüküm olur.
Yine hatırlatmak isterim, siyasiydi denilen davaların hemen hepsinde , “Bunlar vatana ihanet etti” gerekçesi vardır.
Az mı acıklı hikayeler dinledik.
925’lerden, 30’lardan, 40’lardan, 60’lardan, 70’lerden, 90’lardan..Gele gele gele ve düşe kalka 2007’ye geldik.
Yine toplu davalar..yine toplu yargılamalar…Yine aylar yıllar süren duruşmalar…Yine mağdur hikayeleri..Yine adalet, hukuk, kahraman savcılar, kahraman hakimler…
Sonra?
İnsan, insanlık halleri içinde ve normal şartlarda şöyle bir şey bekliyor. 60’lı yıllarda yaşayanların 25’lerde, 30’larda yaşananlardan ders almış olması lazım.
Yok.
12 Mart mahkemelerinin 60’lardaki toplu yargılama, toplu infazdan ekmek çıkmadığını görmüş olması lazım..Faydası olmuyor. Kabuk bağlayan ve habire kanayan yaralar bırakıyor..Yok..
Aynı şeyleri tekrarlamışlar.
10 sene geçmiş aynı şeyler..sahneler ve edebiyatı tekrar edilmiş. 90’ların sonu.
Bir on sene daha geçmiş yine aynı.
On sene geçmeden yine aynı.
Bunun adı ne? Keser döner sap döner hukuku mu, sıra bize geldi hukuku mu ,fasit daire mi, çaresizlik mi,bu coğrafyaya has yönetme şekli mi? İnsanoğlunun gafleti mi? Gafletten olsa her ülkede olması lazım.
Gaflet niye sadece Pakistan’da, Irakta, Mısır’da, İran’da olsun.
Siyasi davaları/ihtilafları mahkemelerden dolaştırmak..mahkemeye olan güveni de sarsıyor.Yine geriye doğru bakınca, 925,30,60,71,80,98.. Hangisinde bir hakim, bir savcı yüce önderlerim bu hukuka uymaz, diyebilirdi? Hayatları kararırdı. Demek ki böyle hallerde savcıdan hakimden dirayet beklemek olmaz.Meclisten beklemek lazım desek yine geriye doğru bakınca onun da olamayacağını görüyoruz.
Bu nasıl bir haz ki, insana geçmişi unutturuyor.
Bizi bu fasit daireden kim kurtaracak.
15.07.2016